TRTR ENEN GRGR

« Blog «

YEME BOZUKLUĞUNUN DAVRANIŞ EKONOMİSİYLE NE ALAKASI VAR?

Gıda mühendisliği okuduğum ilk yıllarda, hazır gıdaların içindekileri daha fazla merak etmeye başlamıştım. Yalnızca malzemelerini değil, ne kadar sağlıklı ve temiz olduklarını da. Çünkü hazır yiyecek tüketmek kent yaşamının bir parçasıydı. Özellikle öğrenciyken, bir öğünümüzü dışarıda yemeye neredeyse mecburduk. En kötü ihtimalle bir yerlerde oturup bir şeyler yemek, bir sosyalleşme aracıydı. Ama sağlıklı olup olmadığını o kadar da umursamazdık. Ta ki laboratuvar derslerinden birinde sevdiğimiz bir restoran veya cafeden aldığımız yiyeceklerin içerisindeki mikrobiyal yüke bakana kadar...

Ankara’da sevdiğim bir çiğ köfteci vardı. Çok ünlü olduğu ve çiğ köftesi bolca acı baharat içerdiği için, içim rahat bir şekilde derse götürdüm. Fakat, sonuçlar hiç iç açıcı değildi ve daha da kötüsü hiç kimsenin getirdiği yiyecek temiz çıkmamıştı. Diğer yandan, paketli gıdaların sağlığa etkileri de her zaman olduğu gibi o zaman da tartışma konusuydu. Ne kadar az paketli gıda o kadar “sağlıklı” diyet deniyordu.

Article content

Zaten mesleğim gereği konuyu araştırmaya meraklıydım. Fakat bu süreçte yediklerime oldukça fazla dikkat etmeye başladım. Bu dikkat zaman içinde o kadar kontrolcü bir yere gelmişti ki; her şeyi önceden planlamak, hangi cafeye gideceğimi önceden seçmek, açlık durumuma göre hareket etmek gibi aşırı detaylar düşünmek zorunda kalıyordum. Durum öyle ileri gitti ki, yeme bozukluğu düzeyine ulaştı. Her şeyi kontrol edemiyordum ve sağlıklı olma idealim bozuluyordu. Kendimce yasak koyduğum yiyeceklerle “kaçamak” yaptığımda suçlu hissediyor, sonraki gün kendimi “cezalandırıyordum”. Neyse ki, bu takıntıyı daha ciddi düzeylere ulaşmadan fark ettim ve konuyu araştırmaya başladım.

Elbette, bir konuyu ele alırken, bağlamı da göz önünde bulundurmalıyız. Yeme bozukluğunu araştırırken gördüğüm en çarpıcı istatistiklerden biri şuydu; bu rahatsızlıkların en sık görüldüğü kişiler genç kadınlar, onların içerisinde de daha fazla sosyal medya kullanan kadınlardı. Araştırmalar şunu ortaya koyuyordu; genç kadınların bedenleri üzerine sürekli yorum yapılması, anne olduklarında çocuklarına en iyi yiyecekleri seçmelerinin asli görev olarak beklenmesi, zayıflığın özellikle medya araçlarıyla idealize edilmesi, idol olarak görülen veya güzel kabul edilen göz önündeki kişilerin zayıflığının övülmesi, beden konusunda sürekli kontrol gerektiren takıntıları tetikliyordu. Üstelik konu bununla da kalmıyor, yine özellikle kadınların ileriki yaşlarda sağlıklı olması ve genç görünmesi bekleniyor, bunu başaramayan kişiler iradesi zayıf ya da başarısız sayılıyordu. Zayıflama endüstrisi bu konu üzerine başlı başına büyük bir ekonomik kazanca dönüşmüştü.

Article content

Yeme bozukluğu yaşayan kişiler; bedenlerinden memnun değildir, kendilerini sürekli kontrol etme ve cezalandırma eğilimindedir, yemekle ilişkileri vücudun doğal sinyallerine karşı koyacak ya da hayata uyum sağlamayı zorlaştıracak şekilde bozulmuştur. Fakat yeme bozukluğu salt zayıflık veya sağlıklı olma takıntısı ile ele alınacak kadar dar değil. Duygusal yeme bozukluğu, hedonik yeme gibi başka kavramlar da yeme bozukluğu adı altında; hormonal, psikolojik ve çevresel etkenlerle şekillenen sorunlar olarak ele alınıyordu. Bir kişi, kendini ödüllendirmek ya da sadece iyi hissetmek için yiyebilirdi, bu büyük bir sorun değildi. Esas sorun, yemeğin hayattaki başka bir eksikliği kapatmak için sürekli başvurulan bir haz aracı olmasıydı. Çünkü yüksek kalorili gıdaların beynin ödül bölgesini uyardığı biliniyordu. Aynı kumar oynanarak kazanılan para gibi. Kumar bağımlısı bir kişi, para kaybettikten sonra da kumar oynamaya devam etmek, zararı telafi etmek için daha fazla risk almak gibi davranışlar sergiliyordu. Bu davranış şekli, kendini sürekli kısıtlayan ve kayıplara tahammülsüz olan kişinin diyeti biraz bozduğunda nasılsa bozdum diyip doyduğu halde bir oturuşta aşırı yemesiyle benzeşiyordu. Kontrolü kaybetmekle suç kabul edilen ödülü talep etmek arasında bir kısır döngü başlıyordu.

Article content

İşin özü şu ki; bahsi geçen bu döngüler insana özgü bazı psikolojik durumlardı. Davranış ekonomisi alanında yapılan çalışmalar şunu doğruluyordu : insanlar kayıpları kazançlardan daha çok önemserdi ve sabırsızdı. Üstelik, kayıplar beyinde neredeyse fiziksel bir acı yaratıyordu. Kaybeden kumarcı anlatısındaki gibi “batık maliyeti” kabul etmemek ve acıyı dindirmek için kişi yapmaması gereken bir şeyi tekrar yapabilirdi. Diğer yandan, kaybın acısı vücudu stresli ve kontrolü kaybetmiş hissettiren bir duygu durumuna sokuyordu. Böyle durumlarda insanlar mantıklı karar alamıyordu. Sadece bağımlı olduklarında değil, vücutları stres altındayken (açlık, uykusuzluk vb.) de daha kötü seçimler yapıyordu. Bunlar deneylerle kanıtlanmış psikolojik bulgulardı ve sosyolojik olarak ele alındığında insanların kararlarını ve risk alma davranışlarını, dolayısıyla da ekonomileri şekillendiriyordu.

Bütün bu süreç beni, yeme bozuklukluklarına daha geniş bir pencereden bakmaya götürdü. Yüksek lisans tezimde, sosyal medyadaki gıda reklamlarının yeme bozukluklarına etkisini araştırdım. Çünkü bu psikolojik döngüler bireyin zihninde kendiliğinden oluşan tesadüfi zaaflar değildi, biliniyordu. Hatta, pazarlama bunun üzerine strateji kurabiliyor ve satışlarını seçtiği hedef kitleye özgü tasarlayabiliyordu. Pazarlama ya da algoritma bunu tamamen kötü niyetle veya insanların zaaflarını kullanmak için yapmasa da, bu davranış örüntüleri keşfedilmişti ve kullanılıyordu. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Article content

Algoritmalar, kullanıcının açlık veya yorgunluk halinde olma ihtimalinin yüksek olduğu saatlerde (gece geç saatler, iş çıkışı) yüksek kalorili yiyecek reklamlarını daha sık gösteriyordu. Bu anlar karar yorgunluğunun en yüksek, öz-kontrolün en zayıf olduğu ana denk gelir. Benzer şekilde, yüksek kalorili yiyecekler çoğunlukla mutlulukla özdeşleştiğinden ve beyindeki ödül bölgesini uyardığından duygusal olarak kötü bir dönemden geçen kişilerin yeme bozukluğu geçirmesi daha muhtemeldir. Yani kendinizi çok tükenmiş ve aç hissettiğiniz bir anda markette veya yemek uygulamasında buluyorsanız iyi seçimler yapmayabilirsiniz. Ya da çok açken doyacağınızdan daha fazla yemek satın alabilirsiniz. Konu bununla da bitmez, tabağınızı bitirmediğinizde paranızı çöpe atmış gibi hissedebilir ve bitirmek için kendinizi zorlayabilirsiniz. Ama diğer yandan, en iyi fiyat performans oranını yakalayabilmek için daha fazla porsiyonu daha ucuza veren gıda kampanyaları ilginizi çekebilir.

Peki bu davranış örüntüleri sizi nihayet şişmanlattığında, sağlıklı karar almadığınız için tek suçlu siz misiniz?

Article content

Bir başka örnek, "Clean eating" veya "Guilty free” mesajları. Bu mesajlar sınırları sürekli hatırlatan, o sıkı diyet ve sağlıklı hayat modelini ihlal etmeyi “suç” sayan, tetikleyici bir içerik pazarlaması biçimine dönüşebilir. Kişi “suçlu” hissetmemek adına bu ürünlere yönelir. Fakat ürün vaat edildiği kadar sağlıklı mıdır? Pazarlama stratejisini kuranlar, yemek yemenin “suçlu hissetmekle” ilişkilendirilmesinin ya da kişinin sınırı aştığında "zaten diyet bozuldu" hissiyle aşırı yemesinin ya da kendini aşırı kısıtlamasının tetiklendiğini düşünür mü? Görünen o ki hayır. Fakat, kafanızda böyle bir düşünce varsa, onu silecek “masum” bir atıştırmalık olduğunu iddia ederek size daha iyi hissettiren bir “yeme deneyimi” sunar ve sizin böyle bir takıntınız olduğunda o yiyeceği alacağınızı istatistik olarak hesaplamıştır.

Bunları tez sürecinde fark ettiğimde esas anladığım şuydu: bireysel farkındalık gerekli ama tek başına yeterli değil. Kendimden yola çıktığımda, feminist bakış açısını hayatıma katıp bedenimle barışabilir, sistemin dayattıklarını sorgulayabilir ve yiyeceklerle ilişkimi bir şekilde iyileştirebilirim. Ama, karşımızda psikolojik zafiyetleri hedef alacak şekilde optimize edilmiş, oldukça geniş ölçekte çalışan bir sistem var. Bu sisteme karşı her gün aynı motivasyonla savaşabilir miyiz? Yoksa, bu döngüleri besleyen sistemin ne kadar görünür ve hesap verebilir olduğunu mu sorgulamalıyız?

Article content

Bugün, hesap verebilirlik büyük ölçüde pazarlama yöntemlerinin denetlenmesine düşüyor. Fakat, biz gıda profesyonellerinin ve bilinçli tüketicilerin de bu konuda bir sorumluluğu olduğunu gözlemliyorum. Bu nedenle konuyu farklı yönlerden ele alıp, eleştirel bakış açısıyla herkesin yararına olacak şekilde düzenlenmesi gerekiyor. Bu eleştiriyi yaparken de konunun hassas noktalarına doğru yerde parmak basmak, hangi sonuçları doğurabileceğini görmek ve göstermek gerekiyor. İnsanların zaaflarını değil, iyiliğini gözeten düzenlemelerin ancak bu yolla bulunabileceğine inanıyorum.